‘’Kapalı çeşitlemeler’’. Modaya uymak gibi bir şey. (BİRİNCİ BÖLÜM)

Wext: Tuesday, 04.April. @ 00:00:00 CEST

Mijar:


‘’Kapalı çeşitlemeler’’. Modaya uymak gibi bir şey. ( BİRİNCİ BÖLÜM )

Mart ayı baştan sona hep dolu. Acılı, çoşkulu, sanatsal, sosyal, hukuksal bütün bakımlardan dolu. Mart başı, Mıstefa Barzani’nin muhacerette hazin ölümünün yıldönümüydü; 8 Mart var, Dünya Kadınlar Günü; 16 Mart var hüzün ve acının karmakarışıklaştığı ağır bir katliamın unutulmaz yıldönümüdür, HALEPÇE; 21 Mart, Ulusal Bayramımız NEWROZ; 27 Mart Dünya Tiyatrolar günü vb.. Eskiden beri Tiyatroya çok önem veririm. Şimdi içinden geçtiğimiz süreç bakımından bana başka şeyler de hatırlattı.

Mûmtaz Kotan

Düşündüm, siyaset ‘’yaptığınız’’ zaman hep ‘’iyisini oynamak’’ ve karşınızdakiler yada etrafınızdakilerin de ‘’nasıl ve neyi oynadıkları’’nı da anlamak zorundasınız. Neyse.

M. Barzani’nin ölüm yıldönümü, HALEPÇE ve Kadınlar Günü’nü geride bırakmıştık, Tiyatrolar gününe daha vardı. Ama, 21 Mart önümüzde duran tarihti; Yeni bir Newroz. Neler olacağını baştan kestirmek mümkün değildi, ama tahminler yapılabilirdi. Ben daha çok yazılan çizilenlere, ‘’Kürt Siteleri’’, basın / yayın ve siyaset dünyasına bakarak bir şeyler anlamaya çabaladım. Bu yazı, asıl olarak bunları değerlendirmeye dönük değil. Çünkü bunlarla ilgili değerlendirme ve yorumlarımızı açık yazmamız gerekiyor, burada daha çok ‘’kapalı’’ bazı ‘’şeyler’’ yer alacak !

Alışılmış ‘’Zorunlu Açıklama’’, ‘’Açık Mektup’’ yada ‘’Kutlama’’ değil, bu kez kapalı ve sanal ortama uygun bir açıklama olsun istedim. Zor günlerden geçerken, bir de üstüne üstlük böyle ‘’kapalı’’ ve ‘’sanal’’ söylemler belki ağır gelecektir. Ama, ne yapalım ki dönem ve koşullar bunu gerektiriyor. Herkes, birileri kendine bir pay çıkarır. Haksız, adaletsiz ve de insanca olmayan belirlemelerini, küfür edebiyatını bu ulusal bayramda da kullanmak isteyenler olursa, o­nları yazdıklarımın neresine ve neden karşı olduklarından da belki anlamış, tanımış oluruz. Üzerlerine bir şeyler alırlar belki. Bu ‘’kapalı’’ söylemlerde adları saklı olanların listesi var.

Şimdilerde herkes tarafından sık, sık tekrarlanan, ancak esamesi bile okunmayan demokrasi kültürümüz ‘’ileride’’ belki yükselir yada aramızda bizi bağlayan somut bir hukuk oluşursa; ‘’moda olan kapalı söylemlerin’’ ne olduğu, kime ait olduğu konularında açık şeyler yazılması, somut olgulara indirgenmesi mümkün olabilir. Çünkü, bize dönük tahribatın boyutları asımsanmayacak ve o kadar büyük ki, yaz yaz bitmeyecek gibi. Olsun.

Her şeye karşın, bizi derinden etkileyen ve yıllardır her seferinde büyük bir şevk ile karşıladığımız, ve de muhaceretin o anlatılmaz hüzünlü sokak ve meydanlarında, ‘’gri göklerde bin yıllık keder’’in üzerimize çullandığı ortamlarda, bizlere aval aval bakan yabancı gözler altında yürüyüşlerle, mitinglerle hoş beş ettiğimiz; kapalı salonlarda oyunlar ve türkülerle, halaylar çektiğimiz birçok Newroz gelip geçti. Bir renkti, bir cümbüştü vesselam. Bildiriler, mesajlar, kutlamalarla bunu muhaceret mekanlarındaki uluslara da anlatabildik, anlatabiliyorduk. Şimdi, 2006’da yeni bir Newroz daha geldi geçiyor. Tabii 21 - 28 Mart günlerini bir hafta ‘’sömürgecilikle mücadele haftası’’ olarak ilan edişimiz açısından devam ediyor. Hatta Mart’ın son günlerine sarkan ‘’salon toplantıları’’ bile devam ediyor !

Her şeye karşın, bu yılki Newroz’un da, dostlarıma, arkadaşlarıma ve en çok da Kürt ulusuna kutlu olmasını diliyorum. Bir değerli arkadaşımın söylediği gibi, eğer tek tek kişilere düşmüş ve dernekler boyutuna bile ulaşamayan ‘’örgütlerimizin faaliyet raporu’’ olarak düzenledikleri ‘’salon toplantılarına’’ katılma olanağımız olmazsa, oturup evimizde bir mum yakacağız ve önünde kısa bir saygı duruşu ile bu yılki Newroz’u da dostlarımız, arkadaşlarımızla, ailemizle birlikte geçireceğiz, kutlamış olacağız.

Ama, Kuzeyliler bakımından biraz kırık, buruk ve rekabete dönmüş yüzü, zorlama düzenlenmeleriyle Newroz diğerlerinden farklı bu yıl. Elbette belli bazı kutlamaları geleneksel yapımıza uygun görebiliriz. Üstelik Güneyde gelişen süreç, Kuzey için anlamsızlaşmış gözüküyor. Büyük bir yenilginin savurduğu köşe taşlarında, dostlar bizi görsün misaline ihale toplantılarının faaliyet raporları gibi duruyoruz. Diyeceğim, bu yılki 21 Mart’ta Diyaspora’da Newroz hazırlıkları hızını va anlamını kaybetmişe benziyor. Fotograf genel olarak böyle.

Bunun elbette Güney’deki gelişmelerden çok etkilendiğini söylemek mümkün. Yine de, ‘’pazar’’da görünmek ve ‘’örgüt’’ olduklarını öne çıkarmak için hemen herkes kendine ‘’bir yer’’ bulmuş ! Bazıları da, üzerinde zahmetsiz yıllardır paraya çevirdikleri Newroz’u, bu yıl da yine varlıkları kalmışsa bazı kurumların cendekleri üzerine inşa etmekten vazgeçmediler. Şöyle açık yüreklilikle, ‘’durumumuz budur, gecelerimiz ortak olsun, gösterişsiz olsun , anlamlı olsun’’ demediler, görünen o ki diyemiyecekler de.. Hala gücü olan ve ne denilirse denilsin örgütlü olan, zaten kimseye ‘’tenezzül’’ etmiyor ve Kuzey Kürdistan ile diğer parçalarda ulusal bir bayramdan çok örgüt gösterisine döndürecek kitlesel eylemliliklerin ortaya çıkması kuvvetle mümkün.

Elbette bizim değerlendirmemiz muhaceret koşullarında ve daha çok Kuzey Kürdistanlılar için bir düzey.. Özellikle, Güney’de ve diğer parçalarda neler olacak şimdiden bilmiyoruz. Büyük kitlesel gösteriler mümkün. Ulusal bir şenliğe yada ulusal bir bayrama dönüşecek mi, yoksa grupların rekabetlerinin bir açıklama merkezi olarak mı kalacak ? Bekliyoruz. Umarız değişiklik olmuştur, olmak zorundadır ve değişim bütün parçaları da kapsar.

Bu kısa belirlemelerden sonra gelelim Newroz dolayısıyla ‘’kapalı’’ söylemlere. Hep ‘’Açık Mektup’’lar olmuyor. Bize olmadık saldırılar ( ! ) geliyor. E - Mail’ler, takma adlı eleştiri metinleri o biçim. Hele sanal alemin görünmez dehlizlerinde ve ‘’polise / istihbaratlara’’ giden koridorlarında her türlü korunağa sahip olmayı iyi kullanan, alışılmışlıklarına tıpa tıp uyan yöntemlerle bütün bir yakınlarımızı ‘’ağacın başına’’ çıkardıkları, teşhir ettikleri çok oldu. Burada kullandığım ‘’koridor’’ kavramı allerji yaparsa hemen ‘’komplo teorileri’’ üretmekle suçlayacaklarını da biliyorum.. Ama, maalesef gerçek olan bu.. Yani, anlayacağınız iftira kuyruklarının haddi ve hesabı yok, vagon vagon yürüyüp gidiyor. Şimdi de gitse pek değişiklik olmayacak, bir vagon daha katılacak.

Siz ‘’söylenene değil, söyletene bakın’’ ! Ama biz yine de gerçekleri söylemeye devam etmek zorundayız. Bunlar o kadar sapkınlar ki, birçok belgeye dayandırarak dönemi açıklamaya çalıştık, ‘’Yenilginin İzdüşümleri’’ dedik, hemen sanal alemin takma adları ile saldırıya geçtiler, hatta bana ‘’sen kendin yenildin, mücadele yenilmedi vb..’’ tutarsız göndermeler yaptılar. Ne araştırdıkları belli olmayan ‘’Araştırmacı yazar’’lardan tutun, kendi evinde bile demokrat olamayan, olamamış‘ ’demokrasi havarileri’’ne kadar hemen hepsi bir tepki göstermedi. Aradan daha kısa bir zaman geçti bir bakıyorsunuz hiç bir şey olmamış gibi herkes Kuzey Kürdistan için yenilgiyi tartışıyor.

En çok da, ‘’gizli’’ tanıtmaya çabaladığım bu birkaç mahluk böyle bir yere gelmiş gözüküyor. Hayret bir şey ! Hoş bu açık bir durum, inkarı fayda vermez. Her ne kadar ‘’seyyar satıcı arabaları’’ ve ‘’işlerine gelen demokrasi’’ ile ellerindeki hoparlörlerle Güneye inmeye başladılarsa da, Kuzeyle ilgili söylemleri epeyce kesildi!

Bakın bazıları ‘’potburi’’ diyorlar, ben ‘’çeşitleme’’ diyorum. Böyle bir çeşitleme yapınca, her ne kadar yukarıda ‘’bir mum yakarak da olur’’ dedikse de, bu yıl Newroz’u nasıl kutlayabilirim diye düşünmedim de değil. Zoruma giden, mücadele kurallarına uymayan, ahlaki olmayan vb.. o kadar çok şey ve adı anılacak kişi var ki, anlatmak zaman alacağa benziyor. Hiç merak etmeyin hem yıllardır ‘’Avrupa yolundaki seyyahların’’ taşımadıkları ve şimdi ortalıkta dolaşan ‘’deli bozmalarının’’ vermedikleri bilgi ve belge kalmamış, Türkiyede herşey biliniyor, sağa sola kıvırtmalarının gereği yok. Tartışma ve gelişmelerden herşeyi çıkarmak kolay. Geçelim.

Şimdi bizi zorlayan olgulara kısaca ve bazı başlıklarla bakalım. Daha öncekilerde dahil, ama önce son şehitlerle başlayalım. Bir kere bu çocuklar bizim çocuklarımız. Bunların acılarını yüreğimiz de duymadan, gerçekten duymadan edemeyiz. Oysa ortalıkta öyle laflar dolaştırıyorlar ki, insan çok üzülüyor. Bunu yalnız karşı olanlar değil, olayın tarafı olan siyasi gruplar da yapıyor. Sorunu bu açıdan almıyorum, son derece önemli bulduğum yanıyla alıyorum. Devlet bir tantana yapınca ' ki sık sık yapıyor ‘’derin devlet’’ olarak adlandırıyorlar, oysa doğrudan TC devletinin kendisini ortaya koyup, bunu doğru tartışmadan çözüm de bulanacağına inanmıyorum.

Neyse, ‘’derin devlet’’ olsun, mafia vb.. ilişkileri olsun, ki daha da olacak, her dönem yapılmayan provokasyon kalmadığı daha net ortaya çıkacaktır. Ve bu tantanaları gizlemek için yaptıklarının, yaptırdıklarının hemen ardından belirgin biçimlerde kendine yönelik eylemler koyuyor, koyduruyor ve tartışmayı başka boyutlara çekiyorlar. Son olaylarda, Van’da, Hakkari’de, Şırnak, Cizre ve benzerlerinde bu iki taraflı provokasyon örneklerini yaşadık. ‘’Büyük komutanları ve siyaset adamları’’, hemen hepsi, bu mafia türü eylem ve oluşumların, provokasyonun, bazılarının esas devleti kenara koymaya çalışıp ‘’derin devlet’’ dediği ilişkilerin tam içindeler.. Bunlara devlet yada demokrasi demeye bin tanık lazım.

Bunun gibi, Kürtler de, tartıştırdıkları herhangibir sorunun hemen ardından, örneğin bir partinin legal alanındaki sorumlunun ‘’silahları bırakın demesi’’ muhalifleri ezmek yada devre dışı bırakmak vb.. için bir fırsat oluyor. Yüzlerine gözlerine bulaştırdıkları eylemler yapıyorlar. Neredeyse devletin provokasyonlarını aratmayacak kadar ilkel bu eylem türleri mücadeleye son derece büyük zararlar veriyor. Böylesi eylemlerde kurbanlık seçilen ve şehit olan, yakalanan yada yaralanan genç unsurların durumları gerçekten acınacak boyutlarda.. Kitlesel olarak da büyük tepki almaktadır. Yine, tehdit boyutlarında muhaliflere yapılanlar da yanlış. Bırakınız herkes kendini ifade etsin.

Düşünüyorum da, bunca şikayet edilen ve tartışılan şeylerin ,‘’pardon’’ önemli ‘’saptamaların’’içinde neler olduğu niçin açıklanmıyor ? Örneğin, Kürdistan Bölgesi’neki bütün ‘’alevere ve dalevereler’’in ‘’derin devlet’’e bağlandığı ve bunun da herkes tarafından yazılarında istediği yere istediği gibi oturtulduğu bir biçim içinde düşünülürse; ne olduğu, kimlerden oluştuğu yada daha önceki dönemler ödenmiş bunca bedelin, ki bir hayatı kapsıyan bedellerin, kimler tarafından ve nasıl ödettirildiği, gerçekleştiği hiç açıklanmıyor ? Eğer bir ‘’Jitem’’ yada bir ‘’ Özel Harp Dairesi’’ varsa ve bunların provokasyonları anlatılmak isteniyorsa, daha önce de bir MİT vardı, Ordu ve o­nun kanatları vardı.. Birkaç İstihbarat birimi vardı. Bunlar yere mi battı ? Evet, hemem hepsi görevde ve bunların esas kuruluş ve görev alanı da o muhterem ‘’devletin bekaası’’ için Kürdistandır. Giderek yayılan, genişleyen biçimi ile diğer parçalar da dahil.. Bu kuruluşlar bölgede kimlerle çalışıyor, nasıl kurulmuşlar ? Dışarıdan, son dönem anlatılan ‘’Kurtlar Vadisi’’ uydurması gibi, mafia ve devlet işbirliğinin transfer ettiği, yetiştirdiği insanlar mı ? Hiç Kürtlerden yararlanılmıyor mu ? Bence bu kurumların en önemli unsurları Kürtlerden seçiliyor ve bölgede örgütlülüğü de bunlara bağlıdır. Bazı gazetecilerin zaman, zaman açığa vurmak istedikleri, ‘’korunması - kollanması’’ gerektiğini empoze ettikleri bölge unsurları da buna işaret ediyor. Yani, ‘’Kürtler Vadisi’’ de var.

Yeri gelmişken son günlerde bir Savcının ‘’İddianamesi’’ de hayli ilginç. Elimize ulaştığı kadarıyla 98 sayfacık! Ama, ilginç 1 / 4’ünü Kürdistan’da bulunan bir ‘’İş Adamı’’nın ‘’TBMM Araştırma Komisyonu’’na verdiği 25.01.2006 tarihli bilgiler oluşturuyor. Bu ‘’İş Adamı’’nın söyledikleri, soru - cevap yöntemi ile alınmış ifadesi bütünü ile konulmuş. İddianame bunun üzerine inşa edilmiş diyebilirsiniz. Adı da, ‘’Şemdinli İddianamesi’’. Ya iktidarın belli kurumlarla ‘’çarpışması’’ adına konulmuş, koydurulmuş. Yada belli ‘’şeyler’’in korunması ve ortaya çıkarılması amacına matuf. Adı geçen ‘’İş Adamı’’ malum, sözünü ettiği ‘’Paşa’’dan önceki ‘’Paşa’’ile muhabbetlerini hiç anlatmıyor.

Oysa Diyarbakır’daki ‘’işler’’ bir bütün ve uzun bir süreci kapsıyor. Evveli var. ‘’Doğan Kitap’’tan yakın zamanda çıkan ve kalınca bir ‘’ANI’’ kitabında daha önceki ‘’Paşa’’ Diyarbakır’daki yaptıklarını ‘ ’demokratik’’ faaliyetler ve ‘’insancıl’’ çabalar olarak birçok hikaye ile doldurmuş. Bu ‘’Paşa’’yı değerlendirmemiz zorunlu. O zaman sorun daha iyi anlaşılacaktır. Niçin, ‘’savcı’’ bu ‘’İş Adamı’’nı bütünlüklü olarak vermedi anlaşılmıyor! Başka bir alandaki olaya, sanki yeni bir keşif yapmış gibi tanık olarak bu ‘’İş Adamı’’nı sunmak göz boyama. Diyarbakır’da neler neler yapıldı ? Bu ‘’İş Adamı’’ bilmez mi ? Daha önceki ‘’Paşa’’yı da koyması gerekirdi savcının ! Ayrıca, ‘’Anıları’’ çıkan paşanın yazdıklarında çok yalan var.

Bağlarda sabahlara kadar çığlıkların yükseldiği, kan, gözyaşı ve ölümün kol gezdiği uygulamaların mimarları ile cezaevini dolaşarak kamuoyuna olmadık şeylerle anlatanlar, ne oldu da şimdi ortaya böyle ‘’hazırlanmış ihbarlarla’’ çıkıveriyorlar ! O ki, Diyarbakır Zındanında yapılanların emir babasıydı, elinde kırbaç ile cezaevinde suratımıza vururken onun yanında yürüyen yada bazı arkadaşlarla fotoğrafımız çekilirken idareden işkenceci subay ile yanındaki ‘’demokrat’’ avukatlarla bizi seyreden bu ‘’İş Adamı’’ o döneme hiç dokunmamış !

Diyarbakır’ın geldisini gittisini bilen ve her taşın altından çıkarabileceğiniz bu ‘’İş Adamı’’nı iyi tanıyınız ! Bütün ihaleleri, savaş rantını ve devlet uygulamalarının kaymağını yiyen ve halen o durumda olan bu ‘’İş Adamı’’ nedense bir uygulamanın önüne çıkarılmış ! Burada bu konuları detaylandırma olanağı yok, ancak bu ‘’İş adamı’’nı ve benzerlerini hepimiz çok iyi biliyoruz, Kürdistan’da son 25 yıldaki uygulamalarda bu unsurlar mutlaka bir taraftırlar. Daha önce de ‘’hangi tarafta’’ olduklarını, yani o­nların ‘’tarafları’’nı çok iyi tanıyoruz. Şimdi, sözün ettiklerimizi, o­nların benzerlerini hiç olmazsa gizlendikleri korunağından çıkarsak iyi olacak diye düşünüyorum.

Devam edelim.Devlet, bölgemizdeki yeni dönem için ve özellikle BOP ( Büyük Ortadoğu Projesi ) ve benzeri programlara kontra atak yapılabilecek oluşumlar için bölge düzeyinde her bakımdan örgütlü. Bu projeler her ne kadar TC tarafından hiç bir zaman açıklanmıyorsa da, çok önceden haberdar olan , olduğundan fazla işkillendiği de biliniyor. Bu programlar, yoksa dünden bugüne hemen ha deyince ortaya çıkmış değil.. Şimdi TC, siz deyin ‘’derin devlet’’, bütün eski yeni ‘’tüfeklerini’’ ateşliyor, iş yapıyor. Tecritler, afarozlar ve alana istedikleri düşünce ve eylemliliği sokmanın arkasında hep bu ‘’ateşlenen’’ unsurlar var.

Bakıyorsunuz, birileri yıllar sonra, 25 – 30 yıl sonra, kan revan içinde olduğumuz, köylerde yerleşim yerinin kalmadığı, harap vaziyetimiz içine ‘’dondan fırlar’’ gibi iniveriyor. Önce metropolde rötuşlanıyor, makyaj filan derken sonra ver elini Kürdistan’a.. ‘’Halkım istediği için’’ askerlik, o da ‘’bedelli askerlik’’ yapmaya geldim diyor.. Eskiden kalma hatıralardan, ‘’parse kapmaya’’ geldim demiyor, hop en önde. ‘’Elinde avucunda’’ milyon marklar, dolarlar yada kronlarla. Hepsi de taşınmaz mal yada şirket ilişkileri olarak Türkiye’nin batısında garantilere ve güvencelere bağlandıktan sonra son durak Kürdistan.. O da Kürdistan’ın büyük bir ili. Orada siyasal rant her zaman mümkün olabilir. Ufak bir karambol bunu sağlayabilir.

Devlet de durmuyor, ‘’el atıyor’’. TV. ekranlarında şöyle ‘’derli-toplu, eli ayağı düzgün’’görünerekten başlıyorlar geldikleri yerden işe koyulmaya. Bir haber geliyo, ‘’abo’’.. elimiz ağzımızda, nerede ise nefesimiz kesilecek. Adam egal ve şalvarla ortalığa düşmüş bağırıyor ‘’buldum’’ ! ‘’Ula ne buldun’’ ? Bizim ‘’başbakanımız aşağıda, bayrağımız da orada dalgalanıyor’’. Eee..- ’’Vata nımızda orası’’. Sen ortalıkta, TV ekranlarında, basında vb..zorlanan şu şovlara bak hele !

Helal olsun ! Aynen, ‘’dal - taşak’’ hamamdan fırlayıp ‘’buldum’’ diyen Arşimet gibi.. Ama, Arşimet son derece önemli ve yeni bir buluş için fırlıyor ortalığa. Suya batırılan bir cismin taşırdığı miktarın ağırlığı kadar bir basınçla aşağıdan yukarıya doğru itildiğini, yani suyun kaldırma kuvvetini ‘’buldum’’diyor. O güne kadar demir olan bütün cisimlerin suda batacakları ve tahta olan cisimlerin ise yüzebileceği biliniyordu. Bu önemli buluş elbette insanı çırılçıplak dışarı atıverir! İşte bu olay Arşimet Kanunu’nu ortaya çıkarmış. Bu buluşla insanlara yararlı neler yapılmadı, neler. Elbette bu son derece önemli yasanın, sosyal - siyasal olaylara nasıl uygulanacağı da ayrıca önemli ! İşte biz de bir ‘’paye’’ verelim diyerekten, bizim ‘’fırlamayı’’, kahramanımızı benzetmeye çalıştık !

Bizim ‘’Arşimet’’, daha düne kadar, örneğin Berlin’de ‘’Türklerin Hakkı’’nı savunurken ‘’bırakınız o­nu biz savunalım’’ diyen Türk elçisinin müdahalesine neden olmuştu. Duisburg’ta diğer iki Genel Başkan yardımcıları ile Hak - Par adına yırtınarak ‘’Türkiyenin Demokratikleşmesi’’ gerektiğini öne sürmüştü. Daha sonra Başkent Ankara ve diğer yerlerde taşınmazlar ‘’tedarik’’edilmesinden sonra, şimdilerde Diyarbekir’de nedenini anlayamadığımız bir biçimde başka şeyler açıklamaya zorluyor kendini. Yıllar önce kendisinin kısmen içinde ve karşı da olduğu, uğruna ömrümüzü verdiğimiz, bu günlerde devletleşmeye çabaladığımız bir parçamızda birşeyleri yeni keşfetmiş gibi. Üstelik, Arşimet’e şalvarla benzemeye çalışıyor. Eğer gerçek Arşimet bu durumu görseydi, belki de gülerdi... Hani, şöyle geçmişe bir uzansak, çok basit bir örnek aklımıza gelse, örneğin bayraklı takvimlerimizi dağıttığımızın günleri hatırlasak ! o­ndan sonra da büyük muhacereti, cezaevlerini, savaşı, binlerce şehidi, sakatı, geldiğimiz yeri belki hatırlarlar ! Korucular ve itirafçılar da üstüne.. Ve bugün, birilerinin bazı şeyleri yeni keşfettiğine, bulduğuna da gülerler. Çünkü, bütün bir ulus olarak herşeyi birlikte yaşadık, yaşıyoruz da.

Neyse kimseden çıt yok. Biraz bu ‘’garibanın’’ gönüllü ‘’savunucu’’ ve ‘’bilinçli’’ sunucuları olsa da, kimse ‘’ne oluyor, bu dediklerin yıllardır biliniyor, insanlar sakat kaldı, öldü, hastalandı, çok ağır oldu bedeli, sen sus ve işte bir yerlere de iliş dur’’ demedi !. Önce ‘’Suriye’’ yada ‘’İskandinav’’ hikayeleri yaz, nasıl olsa moda. ‘’Ben de vardım’’a gelip dayanmış iş, herkes kendini bir yerlere koyuyor. Bunu da karalama, dışlama, inkar ve iftira pahasına yapmaktan utanmıyor, çekinmiyorlar. Bilinçli olarak herkes herkese ‘’nabza göre şerbet’’ veriyor, siyasetin adı bu. Özgürce eleştiri ‘’hakkını’’ kullanacağınıza, pardon saldırı ve suçlamaya tabi tutulan insanlara yapılan haksızlıkların üzerine tüneyeceğinize, sizi de eleştirecekleri yanlarınızı ortaya koy demediler ! Adam dalmış, unutmuş yada işine öyle geldiği için, birden aklına yeni şeyler gelmiş gibi yapıyor ve biraz da deliliğe vuruyor, ortalığa fırlıyor. Bunun sebebi hikmeti ne ? Bir hayatı kapsıyor mücadele, bunu yalnız rantla mı açıklayacağız ? Adam bunlarla kalsa, her yere burnunu sokmadan da edemiyor, Kürdistanla ilgili birçok olguda, yalanla bezediği belirlemeler yaptı, yapıyor.

Onun gibi yeni ‘’kaşifler’’ dolmuş ortalığa. Bakın Kürt geçinen ( hep kapalı geçiyoruz, takma ad da kullanamıyoruz, işimiz ‘’kırık’’. Biraz ‘’Diyarbakırlıca’’ oldu ama, demişler ya, ‘’iş oradan geçiyor’’ diye. ) bir gazetenin kimselere fırsat tanımayan ‘’Kürtçülük’’ ve ‘’devrimcilik’’ tezlerinin ispatı için her yerine Türk ‘’vatandaşları’’ doldurduğunu görebiliyor musunuz ? Neredeyse Sorunları sadece Türklerle tartıştırıyor. Neden ? Bunu yıllardır bir takım ‘’bilimsel’’ arabulucular ile yaptı, o­nlar ‘’ricat’’ ettiler, şimdi yerlerini böyle mi dolduruyorlar ? Yada hala akıllanılmadı mı ? Bu işgalin nedeni ne ? Biz Türk Solu ile yıllarca cebelleştik, adımız o­nlara düşmanlığa çıktı. o­nlar ‘’vatanlarını’’ neredeyse tepedekilerden çok daha iyi savunuyorlardı, bizi kötü suçluyor, eleştiri adı altında hakaretler yağdırıyorlardı. Devletleri o­nları silahlı olan biçimlerde de iyi kullandı ve kullanıyor da. E neden şimdi bizim emek ve değerlerimiz üzerinde tepinmelerine fırsat veriliyor ? Kendilerini başka yerde ifade edemiyorlar mı ? Yoksa ateşlenen ‘’derin devlet’’ kadrolarından mıdırlar ? Üstelik o kadar ucuz ve sıradan şeyler tartışıyorlar ki, sorma gitsin. Oysa, Kürt hareketi geldiği yer itibariyle çok ilerde. Gelişmiş kadroları azımsanmayacak boyutta her alanda var. Milyonlarla ifade edebileceğimiz entellektüel bir potansiyelimiz artık inkar kaldırmaz. Bu seviyesiz işgal niye ? Elbette bizi derinden zedeliyor ve üzüyor. Gerek ‘’siyaset adamları’’ ve gerekse ‘’askeri komutanları’’ da kendi dışlarındaki Kürt unsurlara tu kaka ederken, Türklerin her yerlerini işgal edişlerini görmüyorlar, görmezden geliyorlar. Değişmiyorlar da.

Bu cenahın yöneticileri her zaman ve hep bu yöntemi seçtiler.. Şimdi ayrılmış olanların yada kısmi muhalefette olanların bazıları da böyle. Diyarbekir Zındanı konusunda da, bazılarını hariç tutarsak, genel olarak hiç bir zaman gerçekleri ifade etmediler. Emir komuta altında tarih okumak yalnız Türklere ait bir yetenektir. ‘’Geçmişi silmek, inkar etmek, bir bakıma kimliğini inkar etmek, belleği silmektir’’belirlemesi doğrudur. Tarihimizi herkesin bileceği ölçülere ulaştırmak ve çocuklarımızın kendilerini savunabileceği siperler oluşturmak istiyorsak, hiç bir şeyi inkara kalkışamayız. İftira, karalama ve yok sayma yanlış bir tarih bilincidir.

Küçük bir örnek verip sonra devam edeyim. Son günlerde Belçika’da düzenlenen ‘’1971 Askeri Darbesi’’nin ‘’35. Yıldönümü’’ üzerine tartışmalar yanlış tarih kurguları ile ve Kürdistanın adını okumadan yapıldı. Hakkı olsun olmasın her şeyin adını vermişlerdi, yalnız Kürtlerin adı ve örgütleri yoktu. ‘’Bölücülükten 111 kişi ceza aldı’’ deniliyordu o kadar. Oysa, o zulmün ve adaletsizliğin önünde en çok direnen, duran, savunmaları ile yeni bir tarihi süreci yaratan kişi ve örgütleri gizlemek demokrasi değil. Bu dönemin kişilerini konuşturmamak yöntem değil. Kendimizi savunamıyoruz, ifade etmede çok zorluk çekiyoruz. Bunu Kürtler kapris yaptıkları ve siyasal rekabete soktukları için bize çok iyi kullandılar ve kullanıyorlar. Biz yalnız Kürdistan mücadelesinin mevzilerinde değil, Türkiye devrimci hareketinin mevzilerinde de vuruşmuştuk !

Bu bağlamda haksız yere bize sataşıp küfretmelerini üzerine basa basa belirliyorum. Çünkü, bunu yapanları, yine o­nları da biz savunduk ve savunabiliriz. Pazarlığı olanlar, uluslararası merkezlerden ‘’burs’’ alanlar, bir yerlere ‘’borcu’’ olanlar bunu gereği gibi yapamazlar! Bunları kabadayıca değil, siyaset biliminin kurallarına ve ulusal çıkarlarımıza göre en iyi biçimlerde yapmaya sonuna kadar da çabalıyacağız.

Başa dönersek, görünen o ki, şimdi olmadık açıklamalarla Diyarbekir Zındanı’nı da küçük ‘’meblağlar’’ karşılığı satıyorlar. Bu işkence merkezi için Türk devletinden hesap sormamızı zorlaştırıyorlar. Haklı oluşumuzu açıklamayı bırakmıyorlar, hepimizi sesimiz çıkmaması için yerin dibine batırıyorlar.Tartışmak istemedikleri, korktukları bir şeyler mutlaka var !

‘’Geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer’’ misali bir zamanlar en baskıcı yöntemlerle bir hareketin Avrupa sorumlularından olan, Rio de Jenerio’lara kadar gidenlerin, büyük para suistimallerine adı çıkanların bazıları, ister yönetimde oldukları dönemde olsun, ister muhalefette ‘’kurnazlığın’’ yolunu hep bulabiliyorlar. Nam kazanıp ‘’rovi’’ olabiliyorlar. Birçok dönemin sorumlusu, baskıcı, horlayıcı, işkenceci vb.. adamı olanlar, ar - perde nedir de bilmiyorlar. Öneriyoruz, değiş diyoruz, özeleştiri yap, başka bir ortama geçelim kabul etmiyorlar. O herkes için böyle, yalnız bizim için değil. Yeni çevrilen ‘’filmde’’ ezeli ebedi muhalif olan birisi, sanki kaçan bir trene yetişecekmiş gibi panikle, telaşla olmadık serüvenleri alel - acele ortalığa dökmeye başladı. Hızı biraz kesilmiş gözüküyor, ama kısa elden bir reyting yada rant kapmak için ‘’haksız ve adaletsiz biçimde‘’ örneğin, ‘’Diyarbekir Zındanında Kadın Olmak’’ gibi bir rolü başkasına oynatmaya başladı. ‘’Bu filmi biz çoook gördük’’ diyeceğim ama, iş bununla da kalmıyor. Kürtler ve Kürdistan mücadelesi açısından son derece önemli olan bir alanın da içini boşaltarak, birilerini tatmin etmek, birilerine göz kırpmak yada birilerine kin ve husumetin cephesi olsun oluşsun da, nasıl olursa olsun misali ‘’yurtseverlik’’ e soyunmalarının getireceği hiç bir, evet hiç bir yarar yoktur.

En objektif olandan başlamazsanız, insanların kendilerini ifade etmelerine engel olursanız yada azınlığın, çoğunluğun haklarını ve sorumluluklarını alabora ederseniz, yaptıklarınızdan yanlış, eksik yada kötü olanları bir küçük özeleştiriye bile tabi tutmazsanız bu mutlaka geri teper. Öylesi bazı payelerin verilişi kişileri kısa dönem için belki tatmin edebilir, bazı şeyleri örtebilir, ‘’nefretin’’ deşarj aracı olabilir, ama gerçekleri ifade etmediği için sorunu çok olumsuz yere getirir ve sonunda da batırır. Bunu çok gördük ve göreceğiz. Koşullarımız elverse, bu konuda belgesel ve daha gerçekçi açıklamalar yapsak çok iyi olacak. Bunun sahipleri var, bu süreçten gerçekten zarar gören ve bütün ömrünü veren insanlarımız var.

Kaşiflere devam. Ben şahsen, Kürtlerin, sanat, edebiyat, siyaset, gazetecilik, iş adamlığı vb.. bütün dallarda kadrolaşmalarını hep istedim ve isterim . Bu alanlarda önemli gelişmeler de yok değil. Ama öyle çiğ gelişmeler de var ki, insanın utanası geliyor. Hala Türk kadro geleneğine uydurulmak istendiğimiz, o­na benzeyenin bir ayrıcalığı varmış gibi davranmanın rahatlığını tercih edenlerimiz çoğunlukta. Bunun somut bir nedeni yok. Bazıları bu gafları bilmemezlikten gelerek yapıyor, bazıları da bilinçli. Bazıları devletin sığınmacısı. Bunlara artık ‘’çahş’’ demeyelim, bu kavram son gelişmeler karşısında biraz ürkütücü, kapalı biçimde de olsa kullanılmaması isteniyor. Yani, ‘’taktik hata’’. Ne diyordum, anlayacağınız bazıları paralı nefer, bazıları da gösteriş meraklısı. Elbette bize ciddi kadrolar gerekiyor, bunu yadsımak affedilir değil. Eğer bir kişiyi yada görüşü eleştirecekseniz, kıyısından köşesinden kırpıp kendinize manalar yaratmamalısınız, gereğini yapmalısınız. Büyük bir bütün içinde size küçük sataşmalar olarak gelen bazı şeyleri mutlaka kötüleyip, kabadayılık yapmanız esası gizler ve tartışılması gerekeni ortadan kaybeder.

Bakın yeni türeyen bir ‘’gazetecilik’’ ve o­na bağlı ‘’röportajcı’’ olma dalgası var. Moda gibi bir şey oldu bu. Üstelik bir diplomaya, bilgiye, staja, kursa da gerek yok, insanın kendisini bu işe doğrudan tayin etmesi ile bile mümkün olabiliyor. Hani söylenmeyeni söyleyen cinsten değil, bazılarını gündeme sokmak, sunmak, en önemlisi de intikam almak gibi bir amaca matuf. Giderek devletçi anlayışın hakim kılınması ve bu yöndeki programların savunulmasını yaratacak olan bir sakat anlayış. Ben şu ya da bu diye söylemiyorum. Elbette iyi gazetcilerimiz var, kapalı mektup olduğu için bu sefer ‘’kızım sana söylüyorum gelinim sen anla’’ misali sayınız !

Ancak, sözünü ettiğim ‘’tayin yollu’’ olan gazeteciler içinde bir ikisi varki ibreti alem. Bilimsel inceleme ve araştırma bir yerlerimize ‘’batmasın’’ diye ele alıyorum. Çok ucuz yollarda yürüyorlar. Artık bizim de yetişmiş, staj görmüş, okumuş gerekli diplomalar almış kadrolara eskisinden daha çok ihtiyacımız olduğu kesin. Ama bir dalda işaret edebileceğimiz bir uzman görülmüyor. Siyaset yapanlar her şeyi biliyorlar. o­nlar psikologdur, o­nlar pedagog, sosyolog, hukçudurlar, her şeydirler. Tabii gazetecidirler de. Bunu kendileri tayin ediyor.

Nereden geldiği önemli değil, bu yolda emek sarfeden kadrolar yıllarını vermişler, önemli değil herkes her şeyi yapabiliyor. Dağda, yer altı çalışmasında bu olmuş, ama yer üstünde, sistem içindeki çalışmada böylesine bir özgürlük gerçekten endişe verici. Kuralları dışında bir işi yapmak o konuda profesyonel olanlara bir hakaret aynı zamanda. Bu konudaki ‘’tayin’’ ve ‘’terfi’’de çıkarlar fazla mı ? Kısa elden kariyer elde etmek mi mümkün ? Yoksa, başka amaçlara matuf bir özgürlük mü kullanılmak isteniyor ?

Bir bakıyorsunuz, adam bir yerden sürece takılıyor. Devletin ezip geçtiği bir Kürdistan’da çoğunluğa dokunulmuş olmasından ötürü, devletle ‘’içli-dışlı olmayan’’ herkes için bir iki ufak tefek kayıp doğal. Süreçten ve uygulamalardan etkilenmemek mümkün değil. Ama ‘’açık gözlülerimiz’’ var ki, bunu uflayıp / puflayıp sunmasını iyi bilerek, işin rantını kapıyorlar. Bazılarını ortaya salma görevini yerine getirme, komplo teorileri üretme yada bilmem bir intikam hevesinden vb.. hemen en kısa yoldan kendilerine ‘’araştırmacı yazar’’, ‘’gazeteci’’ diyorlar, dedirtiveriyorlar. Bu zor iş kolay meslek haline dönüşmüş ! İlk yaptıkları da bir ‘’Kürt Sitesi’nde’’ yazarlık. El - hak ‘’siteler’’ de soru sual sormadan, her gelene ‘’taze çay’’ misali bir 4,5x6’lık fotoğrafla adamı yerleştiriyor bir yerlere. ‘’Bizim site en büyük site’’ anlayışı var ya, kim gelirse eyvallah, yeter ki çok görünsün, öbürlerine gitmesin. Ve ardından da, kiminle olduğu, ne sorulduğu yada gündemle ilişkili olup olmamasına bakılmadan hemen bir röportaj.

Sorular da ilginç ! Ya bazı unsurların yazdığı şeylerden alınan cümlelerin yorumlanmasını sunmak yada karşıdakini bu yolda konuşturmak oluyor. Elbette bunu herkes için söylemek mümkün değil. Zaten, sanal da olsa söylemiyorum. Ama bazıları var ki, ‘’gazeteciliğe’’ soyunurken, sanal alemdeki gizliliğin verdiği özgürlükten daha iyi bir ortamı bulduklarını biliyorlar. Açık ifade edersek, devlet pazarının yeni versiyonlarına girmek isterlerken, Kürtçü olarak lanse edilmeleri ihtiyacını karşılamak için kısa elden işe röportajlarla başlıyorlar. O röportajlar ki, yapılan şahsın hiç eksiği, yanlışı yada olumsuzluğu yok ve en önemlisi eleştirilecek yanı da yok. Çalışması olmamış olanlar var ki, hayret ediyorum ! Daha önceden bazı ‘’masalarda’’ bu işlere hazırlanmış bekliyor da olabilirler. Ancak, bunu hangi amaçlara matuf yaptıklarını ne yapsalar da gizleyemiyorlar. Çünkü, bozmak yada provoke etmek için illa da ‘’apoletli’’ olmak gerekmiyor.

Buradan daha da ‘’kapalı’’ bir iki örneğe girebiliriz ;

‘’Tayin ve terfisi’’kendinden menkul ‘’yeni yetme’’ gazetecilerin daha evvelini araştırmak bulmak oldukça zor. Aynı siyasetin ‘’mezbeleliği’’nden gelme oldukları için, haklarında dolu bilgilerimiz var. Bazı gazeteciler son dönem söyleşi ve röportajın da birbirine girdiği ve gazetcilik adına iliştikleri ‘’Kürt Siteleri’’ne reyting kazandırma, kendilerini bir yerlere koyma yarışındalar ! Bunun da ötesinde, geçmişteki aile sorunlarını, dede baba düşmanlığını, intikamı ortaya sermek için herşeyi kullanmak istiyorlar.

Yukarıda söyledim, bir kez daha belirteyim İyi gazetecilik örneği verenleri bunlardan ayırtediyorum ve o kötüleri, aracıları, intikamcıları tartışmak istediğimi belirtiyorum. Başka yazılarımızda bunu somuta indirgemeye çalışırız sanıyorum.

Durup duruken, aradan geçen 25 - 30 yılı hiç umursamadan, bir bakıyorsunuz bazı ‘’deccallar’’ı ortaya atıveriyorlar. Ama, o­nlardan sorulanlar ise, bizim yazdıklarımızın satır başlarının tam tersini ortaya sermek. Bunu da belirtmiyorlar.

Bakın, bir tayin yollu ‘’gazeteci ve yazar’’ yaptığı ‘’reklama dönük’’ bir söyleşiyi nasıl aktarıyor.

‘’Türk Denizi içinde bir Kürt adacığı.
En değerli ve evlat kadar sevimli proje: Kütüphane kurmak. DDKO bir dava Örgütüydü. Rızgari’deki bölünmenin ciddi ve temel nedenleri vardı. Ala Rızgari olarak çok şey yaptık. Çalışmaları kategorik olarak sunmak yeterlidir.

Ala Rızgari kendisini 1983’te fesh etmedi. 1992’de yeni bir örgütlenmeyle, hayatına bilinçle son verdi.
İsveçten Türkiye’ye ve Kürdistan’a dönüşümüzü sağlayan kutsal Kürtlük davasıdır.

Güney Kürdistan’daki oluşumla ilgili düşüncelerim, derli toplu yeniden bir tekrar olacaktır.

Kitap hazırlıklarım zamana yayılmış durumda ( ... )’’

Eğer ‘’kimliklerimize sahip çıkmıyorsak anıları paylaşmasını bilmeliyiz’’ diyorum. Bu bağlamda zor da olsa, darbeleri, puştlukları, ihanetleri de bir şey saymak gerekiyor. Bunlar da ayrılıklardan. Bu dünyada söyleyemediklerini ‘’öteki dünyaya’’ bırakanların, bizim yüzümüze bakacak cesaretleri belki vardır. Elbette, yalnız kendine mahsus çıkarları önemseyen, rahatlarını hep öne koyanların önüne ‘’namuslu olanlar en az namussuzlar kadar cüretkar olmalıdır’’ tabelası dikilmelidir. İstedikleri gibi ortalıkta en azından dolaşmamalıdırlar.Yani, gazetecilik hayatın ve siyaset biliminin en basit kurallarını mutlaka bilmek zorunda olan bir meslek.

Görüldüğü gibi,yukarıdaki küçücük alıntı bile, ilginç bir gazetecilik örneği ! Hiç kimsenin kontrol edemiyeceği, aslını bilemiyeceği bir boyut var.

Baştan sona söyleşi yalanla donatılmış. Esas yanı rekabet ve muhalefet. ‘’Röportajcılığa kendisini tayin eden gazeteci’nin’’ babasının yada ailesinin intikam duyguları yaptığı işin içinde saklı duruyor. Gizliden bir tepkisellik egemen. Bu sorulanlar ve cevapları da hiç doğru değil. Bunların yazılmış halleri de var.

Örneğin, sözü edilen ‘’Ala Rizgarî’’siyasal süreci bütün detayları ile tartışılmış. Anı olarak yada başka biçimlerde grupların yayın organlarında duruyor. Birkaç gruba bölündükleri dönemi de belirtiyorlar. O süreci bilen,yaşayan, kadro düzeyinde tanıdığım arkadaşlarımız var. Yalnız kendi süreçleri ile ilgili değil, Rızgarî’deki ayrılık dönemini de hatırlıyorlar.
Bazıları bizi doğrulayan açıklamalar da yapmaktan kaçınmıyorlar.

Önemli olan yan şu; o dönem Rizgarî’deki ayrılıktan önce hem girilecek partinin hem de MK üyelerinin bile belli olduğunu saklamıyorlar. Açık seçik söylüyorlar. Yazılı hale de geldiğini belirtiyorlar. Bunun tarihsel olarak açıklanması son derece önemlidir, bir vicdan ve yurtseverlik borcudur. Bütün bir sürece ve bilinenlere karşın, 25 yıl sonra yalan ve dolanla açıklama yapmanın siz açıklatma da diyebilirsiniz ne anlamı var ? Bu gazetecilik mi ?
Yada siyaset adamlığı mı ? İsteniyorsa bizim yazdıklarımıza cevap verilebilir ve neresi yanlış hep birlikte görürüz. Diğer arka arkaya önceden hazırlanmış sorulara ise girmeye gerek bile yok.. Çünkü sözünü etmeye çalıştığım açıklamaların sahibinin yaptığı yeni şeyler değil bunlar. DDKO’lar, Kuzey / KDP’ler ( Şıvan ve Sait Elçi ile ilgili de. ) E. Karahan, ( Vefa Dizisi : 2 / Elma Yayınları ), TİP, vb.. ile ilgili belirlemeler de doğru değil.

Bu nedenlerle gazetecilerin, röportaj yada söyleşi yapmak isteyenlerin siyasi, tarihsel ve kültürel birikimleri olmalı, gündeme getirmek istedikleri sorunları doğru bilgi ve belgeleriyle tartışmalıdırlar. Öyle kafadan ve başka amaçlara yönelik yapılanlara gazetecilik denmez, başka bir şey denir. Ben bunu da işin ehli olanlara ve sürece bırakıyorum, fazla detaylandırmaya şimdilik gerek yok.

Bunun gibi, bir legal partinin genel başkanı ile de söyleşi yapıldı. O da yine yalan ve dolana dayalı. Peki biz bunları nasıl açıklayacağız ? İlgililer, kadrolar yada tarihçiler, bilimsel çalışma yürütenler neyi ve nasıl ölçü alacaklar ? Son derece önemli.

Yazarlık sorunu da benzer. Öyle unsurlar varki, kendilerini yazarlığa tayin ederken tek araç olarak sanal alemin mahlas isimlerini kullanmak ve o­na buna küfür etmek özgürlüğü ile hemen gündeme oturuveriyorlar. Neredeyse bu bir sunuş biçimi oldu, yaratılan da tam Türkiye tipi. Ahlak, kural, mücadele ilkeleri, insani küçük bir vasıf, hemen hiç bir şey yok bu adamlarda.. Hangi eğitimi görmüşler, siyasi, kültürel birikimleri ne, nereden geliyorlar vb..

Hemen hiç bir vasıf gerekli değil yazarlık için. Ve aklına ne gelirse yazabilirsin. Bunlar nerede, nasıl ve kimler tarafından soruşturulacaklar ? Kim bunların yalan dolanlarına, başkalarının kişilik haklarına saldırılarına bir yöntem koyacak ? Ne zaman ? Bize dönük yanıyla bunların bazılarını çok yakından tanıyorum.Yakınlık dediğim herşeylerini biliyorum ! Korkaklıklarını, alçaklıklarını ( pardon çukur, çünkü alçaklığın bir mertebesi var nihayet ! ) ve nitelik itibariyle tam birer yalaka olduklarını iyi biliyorum.

Bunlar, Türkiye’de tartışılan magazin basınını da geride bırakan, sanal alemin takma adlı 3-4 kişisidir. Ve bunların her duruma, olaya ve zamana göre takma adları var. Örneğin, SeyithanYeşilyaprak’tan Ber Varto’ya, Bekiri Telli’den Solaxi’ye, Berivan Hewi ( bayan değil erkek ! ), Dılevin, ‘’Koçgirili’’ Tekoşer, Dostani, B. Bora’dan , Arif’e, S. Jiyan’a, G. Sidar’a, Ezdişer’e, Mir Hayali, Newroz Bawer, Lezgîn Şêxo vb.. ne bileyim herpsinin 4 - 5 ayrı adı var. Bir ikisi hariç hemen bütün adlar bir malum ‘’site’’de çöreklenmişler. Kabadayı, terbiyesiz ve de bozguncu. Herkese ‘’ihbarcı’’ damgası vuruyorlar, ama o­nlar sanal alemin takma adları ile ( editörleri biliyor ! ) örneğin bizim açık aderesimizi, telefonumuzu bile verince ‘’tartışma forumları’’nda bunun adı tartışma oluyor ! Zaten yalan ve gösteriş dönemi, atan atana veselam. Bunlara son çağrı sayılmalı bu dediklerim. Özeleştiri vermeleri, açık adları ile ortalığa çıkmaları zorunlu. Değilse, bazılarının açık ve kapsamlı tartışılması gerekecek.

Bunların içinde öyleleri var ki, taa Türkiye’den, Suriye’ye kadar uzun bir örgütsel, siyasal yolculuklarında gerçekten tanınmış ( ! ) kişiler. İçlerinde, yazdıkları ‘’raporlar’’ yada ‘’koordinasyon’’ toplantılarında çok eleştirel pozisyonlarda ‘’günah çıkaranlar’’, ayıptır söylemesi, Suriye’de tavuk yemek için birbirine silah çekmiş olduklarını ikrar edenler de var. Türk Solu’nda şimdi devlet katına terfi eden ‘’ulusalcı’’ liderlerin görevli kıldıkları da.

Çok kötürüm olmayanlarından bir ikisini hep koruyup kolladım, bunu da yeri gelince açarız. Ama o­nlar, şimdi, kendi yanlarını tartıştırmamak için hep saldırıyı tercih ettiler. İçlerinde hayvan haklarını ihlal edenler bile var ! Peki, niye bunlarla çalıştınız derseniz, ben derim ki siyasi çalışmada remil atılmaz, kimseye bütün bir ömür güvence verilmez. Yeterki devletin, düşmanın kucağına oturmasın diye herkesin muhalif bir öge olmasına çalışılır.

Mücadeleye katılmasına çaba sarfedilir. Bunu yaptık bizde. Bir de bizim o herşeyden habersiz olduklarını ve bize yalan bilgiler ulaştıran ‘’Allahın emri’’ ile ‘’yönetici’’ olanlarımızın yanıltmaları ekleyebilirim. Şimdi daha iyi gördüğüm ‘’üst yönetici’’ unsurlarımız ve o­nların ulu orta sunuşları yüzünden, aralarındaki alan, çıkar, sevgili vb.. rekabeti yüzünden başvurdukları büyük yalanlar! Kendimizi ne kadar özeleştiriye tabi tutsak da, yönetip yönlendirmede başıbozuk bir ortamı görmediğimiz, her bilgiye itibar ettiğimiz; aşırı güven, iç demokrasi konularında çok romantik oluşumuzu mutlaka enine boyuna tartışmamız, örneklendirmemiz zorunlu. Konuyu dağıtmayalım ve bunları başka yere bırakalım.

Ve işin püf noktası yöntemde de duruyor. Türkiye’de moda olan kaba kuvvet gösterisi, kendini kabullendirmenin tek yöntemi. Uygulaması da giderek mutlaka mafia ve askeri yöntemlere bulaşıyor. Bizim metropol takımında ( zaten Kürdistan hak getire, adamlar esas mücadele alanından tam soyutlanmışlar. ) bu yanlar hemen herkes’te az yada çok var. Ama üstü örtülü bir kişilik bozulması düzeyinde. Kim daha çok saldırmışsa o kazanmış ve üste çıkıvermiş. Diyalog, tartışma, yanlışların eleştiriye tabi olması, özeleştiri vb.. hak getire. Biz, ideallerimizin, yurtseverliğimizin, ödediğimiz bedellerin girdabında bazı serserilerin tatmin olmaz çıkar ve aile ilişkilerinin diyetini ödemişiz !

Bir de bunların hepsini biz getirmedik, başkalarının getirdikleri de var. Ne o­nların ‘’metresleri’’için özel evlerini, ne borsada kumar oynadıklarını, ne polisle dirsek teması olanları, ne de İstanbul’da İzmir de ‘’kadın - kız’’ ilişkileri vb.. hemen hepsini tartışamadık, tartışmadık. Ki, bu son söylediklerim son döneme denk düşen olgular, geçmişle ilgili de değil. Yavuz hırsız misali bir de o­nlar baskın ( tabii işin kaynağı neresi belli ! ) çıkarak, bize ‘’soruşturma’’ açanlar esasen kendilerini ve bazılarını gizlemenin yolunu buldular. Bu yalakalığı ‘’kan kardeşliği’’ adına, hani Türkler diyorlar ya, ‘’KANKA’’lık için yapıyorlar ! Bu kısa dönem için böyle olabilir, ama zaman içinde gerçekler her düzeyde olduğu gibi yavaş yavaş ortaya çıkacaktır. Çıkmaya başladı bile.. Türkiye’de arazi kapatanların, mal mülk edinenlerin mücadeledeki ‘’radikalizmi’’ şimdilerde çok eğildi, büküldü. Hele Güney için, daha şu son yakın zamanda bizleri sağa sapma, gericilik, Milliyetçilik, Barzani uşaklığı vb.. ile eleştirenler, ‘’Ya Diriliş Ya Tükeniş’’ naraları ile ‘’Komünist Örgütlenme’’ önerenler, örgüt yayınına kaba kuvvetle inadına yazı koyanlar, ‘’araştırmacı yazarlar’’ şimdi yağcılığın kitabını yazıyorlar. Birkaç kere söyledim bir kere daha söyleyeyim, ‘’Ne Direndiler, Ne Tükendiler’’ bir acayip nesne olup çıktılar. Hani bir bilmece vardır ya; ‘’Bir acayip nesne gördüm, dört canı var beş kafası, yürür sekiz ayak üzre, yüz tanedir parmağı’’. Bilin bakalım bu nedir ?

Öyle yalakalık yapıyorlar ve birbirleri ile öylesine rekabet ediyorlarki, görünce ve duyunca insanın yüzü kızarıyor, utanıyorsunuz ! Hele ortak kararımız olan ve bence süreci iyi tayin etmiş ve cephe’ye tekabül eden ‘’Kitle Partisini içlerine sindiremeyenlerin’’ şimdi dalgalandırılan bayraklar altında, ‘’siteler’’de ‘’editörlük’’ de tam moda şimdilerde. Sağlık olsun. Bizim 40 yılımız, ödediğimiz bedeller, şehitler, sakatlar, cezaevlerindekiler, çekilen bunca eziyet, işkence; hemen hepsi ‘’babamızın kesesinden’’ gitti.

Bakın bir sitenin son zamanlar ‘’editörlüğü’’nü yapan ve bunu işine geldiği gibi kullanan bir zat var. Bütün ısrarlara karşı o­nunla ilgili henüz bir açıklama yapmadık. Kendisi de çok iyi biliyor neler söylenebileceğini. Bir arkadaşa gönderdiği Mail’i bana ilettiler. Açık gölgesinden korkan ve ‘’kabadayı ağabeylerinin’’ höt höt’leri ile işleri idare etmesine rağmen bize küfür ederken o kadar rahat ve özgür ki ! Ama kimse duymaz diye bir rahatlık bu.. Daha önce de Atina sokaklarında eşimi ve ayırmaya çabalayanları ‘’bölükleri’’ ile kafa- gözlerini yararak dövmüşlerdi. 7 kişi, 5’i ‘’erkek’’ 2’si ‘’kadın’’ eşimi perişan etmişlerdi. Buna, o zaman alandaki bazı ‘’gruplar’’ ve PKK’nin desteği ile girişmişlerdi. Yazdık, açıkladık kimse tınmadı. Ne yazık ki tınmayanlar kadın haklarını da ‘’tartışabiliyor !’’ Bu konu unutulamaz ve başka bir yere kalsın!Ama, ‘’editör’’ olarak demokrasi yapıyor !

Bir de, küfür ediyor, adını verdiği bayan arkadaşları, eşlerimizi esas adlarıyla suçluyor. Bunu şikayet mi etseniz, ne yapılır bu adama ? Ben kabadayı da değilim hani, yol keseyim, tehdit edeyim, döveyim. Bu o­nların yöntemi. Ama sanal alemin zırhına sarılmış. Kadınları yorumluyor, insanları yıllar öncenin yalan verileri ve dedikoduları ile suçluyor, iftira atıyor. Defalarca söyledim, yazdım. Biz o dönemi değerlendirip kararlara varmış, benzeri birçok iftira kampanyasını reddederek yeni örgütlenme dönemine geçmiştik. O aşamada, yerlere yatıp polislere ‘’abi bo.. yiyeyim’’ diyenlerde; ev ev, iş yeri dolaştırılanlar, bu işlerden vazgeçenler, gizli bilgi ve belgelerimizi teslim edenler vb.. daha neler neler hemen hepsi ortadan kaldırılmıştı. Şimdi ısrarla bunları tartışmak istiyorlar. Tartışalım.

‘’Demokrat’’ ve ‘’devrimci’’ üstelik ‘’Kürt Sitesi’’ de yönettiğini iddia eden bu adam, ‘’editör’’ olduğunu da söylüyor. Ve bu kadar ‘’apolet’’ ve ‘’madalyayı’’ da nereden aldığını hiç belirtmiyor. Bu ödüllendirme aynen Türk Ordusu’ndaki gibi. Savaş görmeyen Türk generallerinin göğüslerinde yer kalmayacak biçimde taktıkları madalyalara benziyor! Kendi deneyimlerine ve bu ödüllendirmeye dayanarak her konuda ‘’tayin’’ yollu uzmanlık edindiği için olacak, kadın erkek ilişkilerini de ‘’alta yatmak yada üste çıkmak’’ tarzında yorumluyor ! Etrafına da dedikodular dağıtıyor. Onun bunun hanımı ve genç kızları ile ilgili başkalarına yönlendirmeler yapmayı da ihmal etmiyor. Gönderdiği mail’nde bu ‘’editör’’ daha İzmir’den başlayan aldatmacalarının boyutunu da hiç tartışmamış! ‘’Kendi eşinin gözler önündeki hukukunu korumuş yada korurmuş gibi’’, bizim yasal olarak yıllar önce sonuçlanmış önceki eşimizin hukukundan da söz etmeyi ihmal etmiyor. Ama ne yazık ki yıllarca o­nunla ‘’kader birliği’’ etmiş ve mücadele nedeniyle ağır bedel ödemiş şimdiki eşimin hak ve hukukunu ise hiçe sayıyor. Maşallah ! Provokasyon ve dedikodu ile çerçevelendirilmiş, zorunlu davranış biçimine dönüştürülmüş karakter yapılarının, korkak ve yalaka anlayışlarının doğal sergilenmesi, adamın bütün hayatına ve dolayısıyla mail’indeki muhtevaya da hakim.

Metin elimizde. Ama benim siyasi ve de aile terbiyem o­nun düzeyinde bazı şeyler söylemeye, daha doğrusu cevap vermeye, üstelik kapalı biçimde cevap vermeye şimdilik müsait değil. ‘’Editör’’ün Mail’ini bana ileten arkadaş, biraz sert olmakla beraber kendisine gerekli cevabı vermiş. Ama, hala bu ‘’editör’’le konuşan, o­nu idare edenler de yok değil. Bu demokrasi mi, mücadele kuralları bu nu, nedir ? Özetle, yazdığı metne baksanız kusmanız gelir. Üstelik sahip te çıkmayacaklar ! Eğer yüreği yetiyorsa söylediklerinin arkasında durur, ama hiç sanmıyorum. Çünkü, kaçak vuruşmada üzerine yoktur.

Görünen o ki, yönettiği ‘’site’’nin Güney’le, özellikle ‘’Süleymaniye hattı’’ ile işbirliği içinde olanakları da bir hayli kabarmış! Bana Yunanlı bir arkadaşım demişti ki, ‘’abi kusura kalma bu senin adamın çok yalaka ve biz İstanbul’da böylelerine FESÇİ derdik’’. Bir iş yaptırıp bu sonuca gelmişti adam. Yani, her yerde kafasındaki fesi çıkarıp eğilerek tutan ve sonra içine atılan paralarla tekrar başına geçiren birilerine benzetiyordu. Bunun üzerine kendisi ile konuşmuş ve üstelik ‘’adamımı’’savunmaya çalışmıştım. Gerçekten sonra farkettim ki bu unsur söylendiğinden de öte çıkarcı, her yerde ve hep fesini çıkarır ! Neyse, uzatmayalım.

Eskiden çok kötü tartışılan ve adı edildiğinde bazı şeylere örnek olan bir ‘’ablanın’’ intikam duyguları, bütün ömrümüzü verdiğimiz mücadelenin rantçı ağalığını oluşturmuşa benziyor. Bunu bilen ve tartışan çok arkadaş var. Bu ‘’editör’’e ve ‘’Süleymaniye muhabbetçisi’’ bayana da ‘’gecikmiş cevaplarımız’’ olacaktır.

Sözü edilmişken şimdi bu sitenin ‘’editör’’üne, ‘’bayanı’’na ve ‘’Süleymaniye Diyarbakır Hattı’’ yazarına da Kısaca bir iki laf gerekiyor.

Önce şunu belirteyim, editör her ne kadar ‘’küfür, kişisel saldırı, iftira vb.. taşıyan yazıların indirileceğini’’ belirtmişse de, yalancılıkta üzerine olmadığı için, bizi açık seçik yazanların ve bize küfredenlerin yazılarını indirmedi.Yargısız infazlara imza atmakta çok ‘’erkek’’ davrandı. Her zaman aynı yötemleri işletmesini de bilir. Bize geldiği zamanı hatırlıyorum, İzmir’i suçladı, suçladı. Şimdi yan yana birbirleriyle ‘’kalçalaştıklarını’’ anlatıp anlatıp bitirememişti. Başkaları geldi, anlattıklarının yalan olduğunu yüzüne belirttiler. İşyerini, evini, nasıl ‘’aldatmaca’’lar yaptığını belirttiklerinde gerdan kırarak sustu. Ama, gizli İstanbul ‘’telefon görüşmeleri’’ hızlandı. Neyse. Oradan buraya gelince, Atina’yı anlatmış, anlatmış. Şikayette bulunduğu ve dedikodu yaptığı aileler ve arkadaşlar da yaşıyorlar, görüşüyoruz. Üstelik ahlaksız belirlemeler de yapmış, iftiralarda da bulunmuş.

Yine yalanla süslemiş. Hiç kendisine ve eşine, kızına sağlanan olanaklardan, sınırlı koşullarda deniz kenarında kaldığı yerden, öğrencilerin paralarının nasıl harcandığından, kızı yaşındaki genç ve güzel kızcağızdan vb.. hiç bahsetmemiş ! Şimdi burada, Almanya’da yine bir şeyler konuşmaya başlamış ki, bu kez levhacılıktan ‘’Etitörlüğe’’ yükselmiş bulunuyor. Son Güney ‘’ilişkileri’’nden rahatlığa, para olanaklarına kavuştuğu ve can havliyle ‘’profesyonel’’ ‘’editörlüğü’’nden keyfinin yerinde olduğu görünüyor. Biz o­na ‘’denetimsiz’’ bunun o­n katı fazla olanak sağlamıştık ! Velhasıl ‘’Kürtçülüğü’’ne diyecek yok şimdilerde. Hayırlısı !

Bugün ‘’editörler’’in aralarında amansız bir rekabet de var. Öyle gözüküyor. Bazıları siyasal ve entellektüel bir birikimleri olmaksızın her şeye kadir biçimde, her önüne gelene yorum ve açıklama da yapıyorlar. Bir olay oluyor, örneğin bir konferans, o­nu niteliğinden, amacından ve muhtevasından başka yerlerde gösterebiliyorlar. Keşke gerçek bir değerlendirme yapsalar, ama değil. Biri, altından ‘’devlet çıktı’’ diye gösterirken, diyeri veryansın ‘’övüyor’’. Bu kadar birbirine ters yorum ve değerlendirmeler insanı şaşırtıyor. Sitelere koyulan yazı ve resimler ise, yazdıklarının tam tersi oluyor.

Her ‘’editör’’ kendi ‘’adamını’’ koymak ve o­na göre ‘’işi yorumlamak’’, en önce ben bilgilere ulaştım gazeteciliğinin taklidini yapmak gibi son derece basit bir yerde duruyorlar. Objektif anlatım, nesnel bir sunuş yok. Ama ‘’ulusal birlik’’ de diyorlar ! Anlayacağınız ‘’kimin eli kimin cebinde belli değil’’ hani ! İyi çalışan ve iş gören, ulusal niteliklerini, diğer çıkarların üzerinde gören editör yada diğer yazar arkadaşlar bu değerlendirmenin dışındadır, üzerlerine hiç bir şey alınmamalıdırlar.

Zamanı gelecek ve her konuda hesap verilecektir, bundan kuşkum yor. Şunun altını da bir kez daha kalınca çizeyim, sözünü ettiğim ‘’editör’’ yada başkaları istediği zaman, hemen çarçabuk cevaba cevap verilemez. Kaçan bir şey yok. İçinden geçtiğimiz süreç sabrı gerektiriyor. Beklemek, beklemesini bilmek zorundasınız. Siyasette, mücadelede bu da kural ! Zor, haksız ve adaletsizlikler önünde öyle günlerce durup sabretmek, ‘’bakmak’’ gerçekten yürek ister. Ulusal çıkarlar eğer bazılarının sölediği gibi ‘’diğer çıkarların’’ önünde ise böyledir. Kürdistan’ın bütün değerlerinin, parçalarının, sorunlarının birbirleriyle ilişkileri ve çıkar birliği varsa bu böyledir. Yok eğer değilse gerçekten bize yazık oluyor demektir ! Beklersiniz, ama o­nların pazardaki ‘’tuzu kurumazsa’’ tabii.

Hele ne kadar keskin konuşulursa konuşulsun, ne kadar ‘’radikal’’ olunursa olunsun, Türkiye’ye gidiş, ‘’ev-bark edinme, yatırım vb..’’ gündem olduğundan hızlı ‘’döner çevirme’’, ‘’alevere dalevere’’ zamanı ! Siyaset zor ve bütün bir ömür dayanmak, direnmek, hiç olmazsa söylediklerinin arkasında durmak her babayiğidin karı da değil.

Yalnız PKK eleştirisi üzerine kurulu ve yan gelip yatmayı ben siyaset saymıyorum. Ne yaptığınızı söylemelisiniz ! Biz örgüt yok, sorumluluk bizim üzerimizde donduruldu diyoruz, bir ‘’editör’’ Rizgarî adına parti bildirileri, amblemleriki ben bunlara ‘’Berlin Ev Bildirileri’’ demiştim yayınlıyor..

Örgütü, mücadeleyi, siyaseti aile ( Familia ! ) işine dönüştürmüşler. Yalanı meslek edinmişler. Üstelik bu bildirilerde, ünite de ve kim adına olduğu da belli değil. En önemlisi Rizgarî’nin görüşleri yok, dönemi ifade etmiyor, acayip bir metin. Ama ‘’dostlar bizi alış-verişte görsün’’ misali uydurulmuş ve herkesi sağır zanneden‘’4 parçada faaliyet ve varlıkları da’’ işin çabası !

Neyse, bu konuya bir nokta koymadan ve açık yazacağımız zamana kadar kısa bir iki şeye daha parmak basalım. Başa dönersek. Beni, eşimi ve bir arkadaşı legal adımızla sundular, o­nun dışında herkes sanal. Hayretler içinde kaldım, biri çıkıp ‘’yahu arkadaş yalnız bunlar mı vardı’’ demedi, diyemedi. ‘’Türkiye sorumlusu, Siyasi, Askeri, Basın Yayın sorumluları, İstanbul sorumlusu vb..’’ siz kimliklere, kalafata ve kariyere bakın hemen hepsinin sanal olmasına özen gösterilmiş. Ki bunlar, şimdi legal durumları ile her yerde ortalıktalar. İstediklerinde adlarını veriyorlar. Herkes biliyor ama bizi bombardımana tabi tutarken adları yok. Ne olur ne olmaz, bir elleri Türkiye’de ya, belki giderler.. Ve hukuki durumlarını da yakından takip etmiyor değiller.! Berlin’de bir bilemediniz iki ‘’eski zaman delisi’’ var ki ‘’vatandaşlık’’ bile bekliyorlar ! Olsunda taştan olsun! Her yerlerinden üç kağıt, kaçaklık vb.. dökülen bu baylara ‘’soruşturma’’ da açılmamış ! Oysa, ‘’faaliyet’’ bunların. Suistimal varsa, her şey bunların alanlarında. Neyse, en son yine küfürname ile bizi sundular, kimse de ‘’bunların aralarında önemli sorunlar var, tek yanlı vermeyin, küfür etmeyin, yalan söylemeyin, bir tarih, bir mücadele var, el insaf’’ demedi. Bunların cevapları yok mu, hiç bir şey söylemediler mi ? diye sorulmadı. Ama, yavaş yavaş perdeler aralanıyor. Bu sevindirici.

Evet ne diyordum, birde ne bakalım ‘’polisin elinden bize dolaylı gelen’’ fotokopi metin, ( 67 sahifelik metin daha sonra da bir dostumuz tarafından bize iletilmişti. ) 1’den 28’e bölünüp, ‘’M. Kotan ve Güruhu başlığı ile alel acele’’ verildi. Ama ‘’güruh’’ olarak bir şey ortada yok ! Evet, 28 parçada gösterişe dönük bu veriş ve metnin esasından hiç bahsetmemeleri, yapılanın ‘’önemli’’ bir iş yada ‘’hava’’ vermeye, kendilerini gizlemeye, meşrulaştırmaya ve daha bir çok karanlık amaca matuftu. Yine sanal, yine tek yanlı, saldırı olarak, yargısız infaz türü, küfürlerle, iftiralarla, karalamalarla verildi. O herşeye ‘’kadir’’ ve ‘’demokrat’’, ‘’ulusalcı’’lardan çıt yok! Niye ?

Kürtler birbirlerini dinlemesini, aralarında bir hukuk oluşturup buna uymasını ve en önemlisi demokrasi kültürlerini yükseltmesini mutlaka öğrenmeli, bilmelidirler. Bunu anlayışı ve karakter yapısını sık sık savunmak ve tekrar etmek gerekiyor. o­ndan sonra eleştiri yapmaları, konuşmaları dinlenebilir. Bu bağlamda bizi de dinlemesini öğrenecekler. Mutlaka Yazacağız. Biz, eleştirilmeyelim demiyoruz. Elbette eleştirileceğiz, çünkü uzun bir dönem çalışmışız, büyük fedakarlık yapmışız ve önemli işler başarmışız. Elbette eleştiri olacak, kabullenme de. Ama, yine de eleştiri kurallarına göre olmalı, bu işte olanlar bunu yapmalı. Taraflar dürüst ve namuslu olmalıdır ve sorumlu olanlar seslerini çıkarmasını bilmelidirler. Bizim yazdığımız metinler ortada yok, ortak metinler hepsi tahrif edilerek verilmiş. Bu haksızlığı karşılar ve söylediklerini mutlaka cevaplardım. Özellikle, sağlık ve bazı hukuki sorunlarım nedeniyle yapamadım. O dönem açıklayamadığım şeyleri ve veremediğim cevapları ‘’Gecikmiş Cevaplar 1,2,3...’’ olarak kamuoyuna sunmak ve tarihin hakemliğine bırakmak gerekiyor. Zaten kahramanlarla hayınlar arasındaki farkı yaşadıkları dönem değil, tarih belirler.

Evet, gelelim ‘’Diyarbakır Süleymaniye hattı’’nda dolaşan meşhur ve maruf ‘’yazar’’a. Bu unsur daha önceleri yazar değildi! Kendi kendini birden bire yazarlığa atamış ! Hakkındaki bir suçlama nedeniyle yargılandı, çıktı. Her şeyi de söyledi ! Bölgede ve Türkiye metropolünde görevli olan arkadaşlar tarafından yazılan ve yetkili unsurlar tarafından değişik örgüt toplantılarında konuşulan raporlardan hakkında yeterli bilgilere sahibiz. En çok da, başka bir ‘’editör’’ün sorumluluğundaki alanın görevlisi olduğu için, o­nun bilgi ve belirlemelerinden yola çıkıyoruz. Hikaye uzun vesselam. Neyse nasıl yargılandığı, ne kadar ceza aldığı yada almadığı, ne zaman tahliye olduğu bizce malum değil ! Askeri mahkemede ‘’casusluktan’’ yargılandı ve sonuna kadar askeri cezaevinde mi yattı o­nu da bilmiyoruz, yakın zamanda çıkmış olduğunu öğrendik. Önce Avrupa ziyaretleri yaptı. Hollanda’da yapılan ‘’Ulusal Konferans’’a pat diye indi. Dalton kardeşlerin 3. sü. Herşey var o­nda, burada detayları geçiyorum.

Yazdığı yazılara geliyorum, bir ‘’ablası’’ var ve o­na çok yağ çekiyor. O ‘’abla’’ Güney Kürdistan ile Viyana-Paris hattında dolaşıp duruyor. Bir de maruf ve meşhur bir ‘’site’’ de alt alta dizilen ‘’yazarlar’’ arasında yerini almış. Adaletsiz bir durum. Aylardır çok ‘’meşgul’’ olduğunda köşesi kıpırdamıyor, benim yazdığımı duyarsa, duyarlarsa bu cenah toptan duyup, toptan susuyor ! belki ‘’değiştirir’’. ‘’Sevrini isteyip’’ duruyor çok zamandır.

Esasa gelirsek, ‘’ablası kurban olsun’’ dikkat etmemiş, ‘’yazarı’’ Güney’de kadın toplantılarına bilem götürmüş !. İkisi de tam muhabbetçi, ama kadınlar için ‘’yazar’’ tehlikeli! Bu insanlar ağır bedeller ödenen yada ödediğimiz mücadelenin bir yerlerinde kendilerini ifade etmeliler, ama haksız ve özel muamele görmeleri söz konusu ise, bu adalet duygularına ve mücadelenin hukukuna aykırıdır.

‘’Yazarımız’’, abartıyor ve ‘’ablasının’’ ‘’siyasetten dışlandığını’’ yazıyor, üzüntüsünü belirtiyor. Bunların hepsi yalan tabii. Oysa,’’Viyana ve Paris varoşları’’nda meyhane muhabbetlerinin asal unsuru olarak ve birçok ‘’proje’’nin uygulanmasında gelsin ‘’paralar’’ eden ve ‘’harcamaları’’ bol bir yengemiz. Ailesinden bile eleştiri yiyen müzmin bir muhalif bu bayan. Bizden, ‘’Komünizm yaptığını öne sürerek’’, Güneydeki mücadeleyi ‘’ ihanet ve milliyetçilikle suçlayarak’’, bize ‘’Barzani uşağı, burjuva milliyetçisi diyerek’’ yıllar önce ayrılmıştı. Cezaevi yattık, sürgüne geldik, aradan yıllar geçti.

Bazı yayınlarda kısmi özeleştiri yaptığını gösteren belirlemeleri nedeniyle yine görüştük, yardım ettik vb.. Bir yerlerde duruyordu. ‘’Ayrılıklar da sevdaya dahildir’’ demiş ya şair, dolayısıyla ‘’Ayrılıklar da siyasete dahildir’’ gibi bir benzeşme yaparak, bu nedenle de olsa horlanmasına, küçümsenmesine karşı çıkarak yine konuşmuş, görüşmüştük. Biz de son birilerinin ‘’kırması’’ ayrılık olunca, yaptığımız görüşmede kin ve husumeti hortladığı için gruplardan biri ile flört etti. Daha sonra o­nlara değil, başka bir gruba transfer oldu, yazar oldu. Hem ilk ayrılıkta hem de o­ndan sonra açık yazdık, cevap ta vermedi.

Bir de ne görelim, ‘’kitle partilerine karşı olduğunu’’ söyleyerek gittiği ‘’komünistlerin’’ yanında. İç sorunlarımızda, alışılmış gece muhabbetleri ile dalton kardeşlerin bir büyüğünü ele geçirmiş ! Ve Güney’de de şansa, tuşa gelen bir gelişmenin üzerine oturaraktan, fırsat bu fırsat şimdi yazılana ve konuşulana bakılırsa ‘’ihalelerin aracılığını’’ da yapıyor. Hey gidi koca dünya hey ! Yani, anlayacağınız, Süleymaniye hattında hakları yenilmiş bir ‘’ablamız'ın’’ kısa elden durumu bu. Böyleyse çok yazık ! Bu insanın ‘’ciğerini parçalayan’’ durumdan olsa gerek, ‘’tayin yollu yazar’’ın ‘’anı ve röportajları’’nda övme ve yağ çekme diz boyu !

Esasa gelirsek, bu ateşlenmiş ‘’yazar’’ hızını alamıyor, İstanbul, Berlin, derken Hollanda ve nihayet bu kez Hewler’de soluğu alıyor. Bu ne telaş kardeşim, yavaş ol trafik kazası modasına mı uymak istiyorsun! Yollarda çok adam var ! Cezaevinden daha bismillah yeni ‘’çıkmışsın’’ be adam bu ne hız ! Evet ‘’yazarımız’’ Süleymaniye’den Hewler’e geçiyor ve orada ‘’dolaşırken’’ bir karakola girmek istiyor ve kendi ifadesine göre sözde ‘’Türk polisi ile Kürt polisini farkını görmek istemiş’’, ama bir de ne görsün öyle ‘’tesadüfi’’ girdiği yer ‘’İstihbarat Servisi’’ olmasın mı ? . ‘’Şaşırıp kalıyor’’. Anlayacağınız bu adam bir felaket ! (...)

Yani, özetle bazı ‘’Kürt sitelerin’’in ve ‘’örgütleri’’nin hali harap .Zaten örgüt demeye bin şahit gerekiyor.


02. 03. 2006


Mûmtaz KOTAN

Kurdistan Welatê Kurdaye - Her Bijî Kurd û Kurdistan

http://www.pdk-xoybun.com

http://www.xoybun.com/extra/slide/Unbenannt-2.swf


http://www.pdk-xoybun.com/nuceimages/Newroz_Kurdistan_PDK_Xoybun_x1.jpg


http://www.pdk-xoybun.com/nuceimages/Nexise_Kurdistane_PDK_b.jpg








Navnîşana ev nûçe jê hatî: PDK-XOYBUN; wiha, di xizmeta, Kurd û Kurdistanê daye : Pirojeya Kurdistana Mezin, Pirojeyên Aborî û Avakirin, Pirojeyên Cand û Huner, Lêkolîna Dîroka Kurdistanê, Perwerdeya Zimanê Kurdî, Perwerdeya Zanîn û Sîyasî, Weşana Malper û TV yên Kurdistane.
http://www.pdk-xoybun.com - www.xoybun.com

Bo ev nûçe navnîşan:
http://www.pdk-xoybun.com - www.xoybun.com/modules.php?name=News&file=article&sid=6709